Melih Mol
Nefret söylemi / eylemi ve bu söylem / eylemlerin bir suç oluşturduğu kanısı 1980’lerden itibaren ABD başta olmak üzere çeşitli ülkelerde dillendirilmiş. Buna göre herhangi bir insan topluluğuna etnik kökeni, dini, cinsel seçimi, sosyal konumu ve hatta politik düşünceleri sebebiyle hakaretten öldürmeye kadar varan eylemlerle saldırmak nefret suçudur. Şüphesiz nefret suçları konusundaki bu tavır alış önemsenmesi ve desteklenmesi gereken bir olgudur. Çoğumuzun aslında rahatlıkla kendi kendine suçüstü yapabileceği bir mesele bu, bu yönüyle bakıldığında karşı-söylem üretmenin gerekliliği bir kez daha ortaya çıkıyor. Burada ele almak istediğim karşı-söylemin niteliği ve dahi amaçlarıyla ilgili bir karşılaştırma yapmak ve bunu görece daha küçük bir düzlemde, Türkiye’de ele almak. Türkiye’deki nefret söylem / eylemleri karşıtlarının kendilerine mesele ettiği iki önemli nokta a) etnik ve dini kökenli nefret suçları (Kürtlere ve Gayrimüslimlere karşı işlenen) b) Cinsel yönelim eksenli nefret suçları (LGBTT bireylere karşı işlenen). Ben burada da bir kısıtlamaya giderek Kürtlere yönelik nefret sahipleriyle artmakta olan nefrete karşı koyan ve Kürt sorununda barışçıl çözümden yana olan kitleyi karşılaştırmalı olarak değerlendirmek istiyorum.
Baştaki karşılaştırma hedefine sadık kalarak nefret söyleminin sahiplerinden başlayalım:
a) Toptan Nefretçi Söylem
Adlarından da anlaşılacağı üzere bu gruba dâhil olduklarını düşündüğüm insanların söylemlerine onulmaz bir köktencilik hâkim ve yaygın eğilim Kürtlerin her şartta ‘anaları ağlatılması’ gereken kitleler olarak değerlendirilmesi. Bu fikirlere mensup insanlar da ikiye ayrılıyor: 1) Kürtlerinaslında Türk olduğuna hala inananlar 2) Kürtlerin Türklerden farklı olduğunu kabul eden ve tam da bu nedenle aşağılık olduklarını ileri sürenler. Birinci gruptaki insanların nefret söylemlerinin temelinde kendilerini kurtarmaya yönelik bir içgüdü sezinlemek mümkün. Yani bunlarda, Kürtlerin Türklüklerini unutmuş / kaybetmiş olduklarını düşünerek, sahip oldukları nefret söylemini‘önce Kürtlerin yanlış yapması’yla temellendirme eğilimi görülüyor. Ancak bu ‘Türklüğünü unutmuş’ bütün Kürtlerin nefret edilen varlıklar olarak tasavvur edildiği gerçeğini değiştirmiyor ve ayrımcılık olarak karşılığını buluyor. İkinci söyleme mensup olanlar ise, bu tartışmaları dahi dışlar ve Kürtleri aşağılamak için ‘Kürtlüğü’ yeterli bir gerekçe olarak kabul eder. Bu ise şüphesiz birincisinden çok daha ağır bir nefret suçudur.
b) Değişken Nefretçi Söylem
Bu gruba dâhil olanlardaki nefret söyleminin değişkenliği yukarıdaki birinci maddedeki gibi düşünenlerle paralellik göstermektedir. Buradaki insanlar arasında yaygın olan ‘benim Kürt arkadaşlarım var ve bunlar iyi insanlar ama bazı Kürtler kalleşlik yapıp dağa çıkmış’ şeklinde özetlenilen yaklaşım ise Kürtlere duyulan nefreti koşula bağlamıştır. Dolayısıyla bu söylem içindeki şartlı nefret, nefret edilen kesimi Kürtlük vasfından ayırmış ve kendince bir ‘iyi Kürt’ ‘kötü Kürt’ ayırımı yapmıştır. Ancak duyulan nefretin şartlı oluşu, bu nefret suçunu geçersiz kılmıyor, çünkü sonuç itibariyle bu insanların kafasında yer etmiş olan ‘dağa çıkmış Kürt’ kimliği, nefret için geçerli ve yeterli bir neden olabiliyor. Burada duyulan nefretin bütünüyle etnik kimliğe indirgenememesi, bu nefretin verili bir insan grubuna ilişkin toptan ‘aforoz’ özelliğini taşıdığı ve dolayısıyla söylem ve eylemde karşılığını bulduğunda birayrımcılık ve suç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu eğilim içinde koşula bağlanan yalnızca nefret değil, aynı zamanda nefret etmemedir de. Yani efendilikle yaşadıkları sürece Kürtler ‘iyi arkadaş’lar kategorisine girebilir.
Karşı-Söylem meselesi
Mücadele edilmesi ve teşhir edilmesi gereken bu eğilimlere karşı yürütülen söylemlerin biçimi ve içeriği ise, en az bu nefret suçlarını tespit etmek kadar önemli. İfade özgürlüğü sınırlarının iyi tanımlanması ve başka bir insan grubuna ilişkin nefret suçlarının belki de en hafif kategorisi olan hakaret içerikli söylemlerin ifade özgürlüğü sınırlarını aştığını anlatmayla işe başlamak, ilk seçenek. Karşı-söylem üretenler bu konuda Polyannacılık yapmamalı ve ‘bu yaptığınız suçtur’ sadeliğinde söylemlerle nefret suçlarının önünün alınacağını düşünmemelilerdir. ‘İyi Kürt’le ‘kötü Kürt’ü oluşturan tarihi koşullardan bağımsız bir analiz ve eleştiri yapmak, sadece kendini tatmin olabilir. Bu fikirlere sahip ve kafası biraz karışık olan kitleye ‘kötü Kürt’ün başka çaresi olmadığı için bu yolu seçtiğini anlatırken, tam da nefret söylemleri sahiplerinin yaptığı gibi iyiliği ve kötülüğü etnik kökene dayandırma eğilimi göstermek sorunun çözümüne hiçbir katkı sağlayamaz. Yani ‘kötü Kürt’lerin yalnızca ‘kötü Türklerin’ politikalarının sonucu olarak kötüleştikleri tezini merkeze alan yaklaşım sorunun sadece devamına hizmet eder. Bu noktada karşı-söylem sahipleri, söylemlerini kimliğe (daha doğrusu hiçbir sosyal ve ekonomik konuma) indirgememeli, nefret duyulan kitlenin kendilerine karşı duyulan bu nefretten ileri gelen mağduriyetini teşhir ederken, nefret söylemi sahiplerini aşağılayıcı duruş ve tavırlardan kaçınmalıdırlar. Bu söylediklerimden nefret söylemi sahiplerinin de bazen haklı olabileceğini savunduğum anlamı çıkarılmasın, bahsettiğim karşı-söylem üretirken bu karşı olunan nefret söylemini kullanmamak, teşhir ediciliği farkındalık yaratmak ve bir nevi arabuluculuk yapmak üzere önemsemek ve indirgemeci yaklaşımlardan kaçınmaktır.
Nefret söylem ve eylemleri bütünüyle karşı çıkılması gereken suçlardır, ancak burada izlenecek olan yol, nefret edileni (dolayısıyla hakkı yenen, mağdur kimseleri) yüceltmek ya da kusursuz-hatasız kitleler olarak tasvir etmek değildir. Bu nefret söylemi sahiplerininkine benzer bir yaklaşımdır ve haksız olanla mağdur olanın arasında –bireysel/kolektif- hak meselesinden doğan sorunu çözmek için yola çıkıp, ezilen grup fetişistliği yapmak sapılacak en kötü yoldur. Öyle düşünüyorum ki, nefret suçlarına karşı durmanın en temel özelliği, hak savunucusu olmak ve ille de yapılacaksa bir ‘hak fetişistliği’ yapmaktır.
Kaynak: Kronik Muhalif
